ANASAYFA
EDEKÖY TARİHİ
SOSYAL HAYAT
EDEKÖY KARELER
ATATÜRK
ANILAR
YAZIN
HABERLER
DÜNDEN
MERİÇ
KÜLTÜR
  İDARİ
  SOFULU
  KOMŞU KÖYLER
  VİDEO
  LİNK
  KÖY HAKKINDA

     
 

Son yıllarda yapmak istediğim Batı Trakya gezisini 19.07.2008 tarihinde gerçekleştirebildim.
Bu gezinin şartlarının oluşması için bir çok etmenin birleşmesi gerekti. Aslında basit bir olay ama nedense biz Türkler bazı şeyleri gözümüzde büyütürüz, belki de bunu seviyoruz.

1984’ ün 24 Ocak’ında  kaybettiğim ninemin köyünü görmek her mübadil,veya savaş kaçkını torunu için önemli olduğu gibi benim içinde önemliydi. Hani klasik bir iddia vardır ki tartışılması bile abestir “Çok gezen mi bilir çok okuyan mı”  2001-2002 yıllarından beri Batı Trakya ve Balkanlar üzerine çok şey okudum o coğrafyalardan birçok arkadaş edindim.Geçmişe bakarak kim kimdir, ne nedir, ne nerededir gibi soruların cevabını verecek seviyeye geldikten sonra benim için hala sanal olan kalmış olan Batıtrakya ve Karasu ötesine ziyaret farklı bir anlam taşıyordu.

 
 

İpsala’dan Batıtrakya’ya girmenin beni çok heyecanlandıracağını düşünürdüm. Meriç köprüsünü geçmek,Türk askerini görmek, yanında Yunan askerini görmek kırmızının maviye dönmesini görmek, Türkçe harfler yerine Yunanca harflerin geçmesi…

Evet hepsi böyle oldu ama bende olmayan tek şey heyecan, Tunca köprüsünden geçmek ile İpsala’daki Meriç köprüsünden geçmek arasında bir fark yoktu. Birkaç on metre gittikten sonra Yunanistan gümrük binasına geldik. İpsala Gümrüğünün yanında kulube diye niteleyebileceğimiz çok basit bir tesis ile karşılaştım. Yunan memurun işlemleri çabucak halletmesi ile karşı tarafta beni bekleyen Rum arkadaşımla buluştuk ve elbette bunu sütlü bir  Frappe ile kutladık. Ardından Dedeağaç’a doğru yola çıktık. Egnatia dedikleri otobandan şehre varmamız fazla zaman almadı. Yıllardır hayalini kurduğum ve birkaç sahil,liman fotoğrafı dışında kendisine ait bir şey görmediğim Dedeağaç’ı alalale bir yazlıkçı sitesi gibi bulmak çok şaşırttı. Sanki Erikli’ye gelmiştim aradaki tek fark ortalıkta dolaşan Rumlar ve hakim dil Rumca.
Dedeağaç’ta evinde konuk olduğum Rum ailenin hanımı Fatma ninemin köyüne yerleşmiş olan Malkara’lı bir Rum yerleşimcinin kızıydı.Tesadüflerin en güzeli olsa gerek orada bulunduğum  ilk gecemde Yelkenci’de (Lyra) dayanışma kutlaması vardı. Saat 20:30 gibi Yelkenci’ye vardığımızda köy kahvesine gittik, orada oturan Rum dedeler ile sohbet ettik ardından Pantelis ve kayınpederi Kostas amca ile kendimizi Yelkenci sokaklarına attık.

 
 

Kostas amca 76 yaşında olmasına karşın delikanlı enerjisi ile köyde ne kadar kuyu varsa ne kadar dere varsa hepsini tek tek gösterdi, eski evler nerelerdeydiler, Müslüman mezarlığı neredeydi…
Köyde 3-4 tane kuyu bulabildik ama mezarlık veya eski evlerden ise eser yoktu ki 1912’den 2008 ‘e kalması da mucize olurdu.

Yelkenci beklediğimden çok farklı çıktı. Coğrafi konum olarak tam isabet ama gel gelelim bakımsız sokaklar, terk edilmiş rum evleri,yaprak içindeki meydan ve park çok eski model traktörler ile yarı terk edilmiş gibiydi. Bana söylediklerine göre köyde 106 kişi yaşıyordu ve yaş ortalaması 65 üzeriydi. Yelkenci (Lyra) gençleri çalışmak için Dedeağaç ve Selanik olmak üzere farklı kentlere göç etmiş köyün semtine bile uğrayan yoktu.

Aynı gece saat 21:00 gibiYelkenci’den ayrılarak Çömlekçi’ye gittik. Çömlekçi köyü Dedeağaç Sofulu karayolu üzerinde Sofulu’ya gelmezden yaklaşık 10 km geride Adasarhanlı köyünün tam karşısında bir köydü.

 Anayoldan Çömlekçi’ye saptığımızda Adasarhanlı,Küplü ve Subaşı ışıkları çok net gözüküyordu.  Evleri bildiğimiz betonarme beyaz boyalı 3-4 odalı klasik köy eviydi. Avlusu beton ile kaplanmış sadece birkaç m2  biber domates ekmeye yer bırakmışlar.
Rum ailelerin birbirlerine yaptıkları misafirliklerini gözlemlemek için harika bir fırsattı. Bizde olduğu gibi ikram teklifleri, hal hatır sorma zinciri…

Çömlekçi’de ziyareti kısa kesip tekrar Yelkenci’ye döndük. Köye geldiğimizde kilise yanındaki büyük bahçede önceden dizilmiş olan plastik masa ve sandalyelerin dolduğunu gördüm. Ortada Arnavut folklör kıyafetleri ile dans eden 6 veya 8 kadın vardı ama maalesef gösterinin sonuna yetişebildim. Gösteri bitiminde kadınları tebrik etmek için yanlarına gittiğimde tıpkı kahvedeki ihtiyarların samimiyeti gibi çok candan karşılandım. Yelkenci’nin eski köyüm olduğunu ve ninemin 32 yaşında savaş nedeniyle köyü terk etmek zorunda kaldığını söylediğimde önce çok şaşırdılar ama “Baştaki büyükler yapıyor valla biz halklar hep kardeşiz” diye bilenen sözleri birlikte teyit ettik. O gece dans edenlerden güzel bir video arşivi yaptım ve gece 23:30 gibi Dedeağaç’a doğru yola çıktık.

2.Gün

Bugün Pazar ve eğer Yunanistan’da iseniz ne yapmalısınız? Benim gibi biraz manyaksanız elbette Kiliseye koşacaksınız.
Evlerinde konuk olduğum Rum aile oldukça muhafazakar olduğu için sabah kesinlikle Kiliseye gidecekler ve hatta en ön sıralara oturacaklar diye düşünüyordum.. Sabah saat 08:15 gibi evden çıktık ve hep birlikte kiliseye gittik. Kilise kentin en büyük kilisesi ama tamamen betondan yapılmış haçsal mimarinin tipik bir temsilcisiydi.
Kilise içinde en fazla 10 dakika kalabildim ki benim gibi ibadet özürlü bir Müslümanın kalabileceği en uzun süre ancak bu kadar olmalı, zaten papazlarda gençti ve “Kirie Leison” diye tekbir de getirmiyorlardı ayrıca tütsüleri bile yoktu ki oturup izleyeyim.

Kilisenin ilk girişine çıktım mum yakan Ortodoksları izlemeye başladım. Gelen cemaat para kutusuna dilediği miktarda para atıyor ve masadan mum alıp için kum havuzuna mum dikiyordu. Orada görevli olan bayan ise mumlar 2-3 dakika yandıktan sonra onları alıp suda söndürüp çuvala dolduruyordu. Sabah saat 09:00 gibi çuvalın biri doldu ve ikinciye geçti

Kilise dışına çıktığımda ise kapıda yere oturmuş bir esmer bayan gördüm. Elbette bizimkilerden başkası değildi. Hemen Türkçe “Merhaba abla nasılsın bu Rumlar sana para veriyor mu?” diye lafa girdim. “Aman yok vermiyorlar beya kaldık boralarda ac neyapacaaz bilmem” Abla nerden geldin böyle de aç kalacaksın burada dedim. “Bulgariadan geldim beyauuu” cevabıyla 1 günde özlediğim Trakya ağzının tadını çıkarmaya başlamıştım. Kadına adını sorduğumda hangisini söyleyeyim dedi. Haydaaa yahu hala mı iki isim sen Türk ve Müslüman değil misin diye sordum “ e öyle ama gavur bize kendinden de isim verdi benim adım Elif, gavur adım ise ……. dedi. (Bulgar ismini hatırlayamadım pek bilindik bir şey değildi)
Bak Elif abla para istersen Rumca güzel bir şeyler söyle ki sana para versinler böyle olmaz dedim ama nafile  “kiries kai kiri” (baylar ve bayanlardan) başka Rumca kelime bilmiyordu o da para etmiyordu.İşine yaramayacağını bildiğim halde ona 25 Kuruş para verdim ve paranın ona şans getirmesini dileyerek yanından ayrıldım.

Arkadaşlarım kiliseden çıktıktan sonra eve gittik biraz dinlendik ve Bıdıklı’ya (Ticheroi) vaftiz törenine gittik.

İlk defa vaftiz izleyeceğim için en ufak ayrıntı bile benim için önemliydi güzel  birkaç fotoğraf ve video aldım. Vaftiz töreni bitiminde bebeğin ailesi tarafından bir kafeteryada verilen "vaftiz yemeği" davetine katıldık. Domuz sorunu ile ilk defa orda karşılaştım, aslında sorunda sayılmaz ama Rum arkadaşlar garsona sipariş verirken benim için dana veya tavuk getirmesini, Müslüman olduğumu falan söylediler. Insan ne de olsa farklılık hissediyor.

Yemek faslını güzelce kapadıktan sonra Bıdıklı’da gölete gittik ve dondurma yedik. Sanırım aynı günde bu kadar  çok kilise ve papaz bana fazla gelmişti, artık en son istediğim şey onlardan birini görmekti. Bıdıklı sonrası Dedeağaç’a döndük biraz mola ve başka bir aile ziyareti.

Ziyarete giderken çikolatalı pasta vs alınmıştı. Ziyaretine gittiğimiz aile bizi kapıda karşıladığında Rum arkadaşlarım ev sahibi adama “Kali hronia” diyordu bende “Kali Hronia” diyerek içeri girdim,balkona oturduk kısa bir sohbetten sonra bunun normal bir doğum günü olmadığını öğrendim. Doğum gününü kutladığımızı sandığım kişinin adı “Elias” ve bu arkadaş Hz İlyas’ın öldüğü zamanlarda doğmuş ve "isim günü" gibi bir şey yapıyorlardı. Orda yaklaşık 1 saat kaldık ve telefonu susmadı. Tebrikler, sağlık ve mutluluk dilemeler….. adamın gerçek doğum günü olsa neyse sadece adaşı peygaberin öldüğü ayda doğmuş. Bunun da din merkezli bir olay olduğunu öğrendiğimde tövbe tövbe demekten kendimi alamadım. Bu kadar da din merkezli bir hayat….

Dedeağaç sahili, Daha önce Dedeağaç için ne söylediysem hepsini geri alıyorum. Meğer biz kentin girişine yakın bir yerdeymişiz. Doğum günü kutlamasından sonra sahile ve fuar alanına inince asıl kenti gördüm.
Kent gerçektende güzel ama eskiye dair en ufak iz yok. 4-5 katlı yeni inşa edilmiş büyük binalar vs. Kent sanki İskender tarafından değil de Karamanlis tarafından kurulmuş gibiydi. Geçmişe dair ne varsa silinmiş gibiydi, belkide ışıklar gözümü almıştı:)

3.Gün Sofulu,Karapınar Manastırı: Sabah kahvaltıdan sonra Sofulu’ya doğru yola çıktık.
20 dakika sonra Çömlekçi, Vakıf (Okuf) Karapınar köyleri istikametinden Sofulu’ya girdik.
Sofulu, çocukluğumuzdan beri her Edeköylünün merak ettiği yer,eski kasabamız, 1912’de bizlere onulmaz acıları yaşatanların kasabası, bazı Rum dostlarımızın kasabası…

Yıllardır tek bir kare fotoğraf için internetin altını üstüne getirdiğim Sofulu’dayım. Bunca yılın merakına rağmen Uzunköprü’ye Keşan’a gitmekten farklı şey hissetmedim.Aynı heyecansızlık Meriç'i geçerkende vardı. Yoksa bu bir tarihi kabullenemeyiş mi? Statükoyu red mi, bilemiyorum ama asla yabancılık hissetmedim evimde gezer gibiydim!

Arabayı tren yolunun altına park ettik ve Belediyeye gittik. Belediye hemen tren yolunun 1-2 sokak üzerindeydi. Meriç’teki hükümet konağı gibi tipik kenar ilçe kurumu gibiydi. Gelen gidenlerin, çalışanların kılık kıyafetleri davranışları hep aynıydı. Değişik olan dil ve ortalık yerde duran birkaç aziz,azize!  zira komşuda devlet büyükleri fotosu marş vs gibi ayrıntılar yoktu. Kısa bir beklemeden sonra Sofulu Belediye Başkanı Athanasia hanım binaya geldi ve kendisi ile görüşme imkanımız oldu.

Athanasia Kokuli Matematik öğretmeni bir Belediye Başkanı kendisi ile İngilizce konuşmayı tercih ettik ama kısmi sorunlardan dolayı Rumca yardım da aldık. Başkan Hanım ile konuşmamız karşılıklı iyi niyetler ile geçti.

Lakin kendisine yöneltmek istediğim sorular havada kaldı. Karşılıklı tebessüm içinde gerçekleşen sohbetimizde ne sorduysam ya bilmiyorum dedi ya da sustu.

Bu sorulardan bazıları;

"Sofulu’da yapılan ipek festivalini Rodop ve Meriç’in diğer taraflarından davet edilecek konuklar ile zenginleştirmek ve hem 3 halkın kaynaşması hem de Sofulu’ya önemli miktarda para girmesi" konusundaki sorumun yanıtı suskunluk oldu (Soru Rumca sorulmuştu)

  • Sofulu&Meriç veya Edeköy sınır kapısı preojesini ise ilk defa benden duyduğunu söyledi demek ki böyle bir şey yok
  • Sofulu’nun ismi nereden geliyor diye laf olsun diye sorduğumda da bilmediğini ve hatta hiç düşünmediğini söyledi.
  • Tarihte yaşadıkları ve unutamadıkları,haksızlığa uğradıkları bir olay var mı diye sorduğumda da yok böyle bir şey dedi. Türk olmamı dikkate almadan Osmanlı döneminde herhangi bir haksızlığa uğrayıp uğramadıklarını sorduğumda yok öyle bir şey bize kimse haksızlık yapmadı dedi. (Görüşme bitiminde yanımızda bulunan Rum arkadaş aslında var ama seni üzmemek için söylemedi dedi ama ne olduğunu o da söylemedi )

Bu komik dialoglar ile uğraşırken içeri Selanik’te yüksek lisans yapan bir Rum arkadaş geldi akıcı İngilizcesi ve tipik Yunan kompleksinden uzak güzel bir sohbet yaptık. Rum arkadaşın söyledikleri ile daha önce okuduklarım tamamen örtüşüyordu. Sadece Batı Trakya Türk Devleti konusunda ters düştük ki bende sessiz kaldım. Ona göre bu devlet Türk Yunan devletiydi Başkent Gümülcine olmasına rağmen Rum merkezi de Sofulu imiş ve belediye başkanı bunu da duymamış.

Neyse Başkan hanıma sorulacak ve onunla konuşulacak pek birşey kalmamıştı. Kendisini bilmedikleri ile ve suskunluğu ile başbaşa bırakarak Belediyeden çıktık.

Saat 14:00'te Dedeağaç’ta olmamız gerekti ama birkaç kare almadan da Sofulu’dan gidilmezdi. Araba ile Hz.İlyas tepesinin sağ yakasına çıktık birkaç foto ve hemen Karapınar manastırına hareket ettik.

Manastır bizim köyden de görünebiliyor. Bahçesine girdiğimizde belirgin bir düzen,temizlik ve tertip göze çarpıyordu. Papazların bizi karşılayacaklarını sanıyor sürekli sağa sola bakınıyor acaba nereden çıkacaklar diyordum. Hatta dinine bağlı Rum arkadaşımın onların elini öpmesi ve benimde toka yapma sahneleri bile aklıma geliyor,için iin gülüyordum...

Bir çok kapı çaldık ama kimse yoktu:) Bahçede çalışan bir adam gördük ama  Rum arkadaşım nedense ona sormuyordu! çünkü çalışan %99 Türktü! ve Yunanistan’da Türk yoktu! Emri vaki ile yanına gittim ve “Kolay gelsin, nasılsın” dedim “Allah razı olsun iyiyim sen nasılsın” derken biraz sohbet ettik. Kendisi Büyük Derbent köyündendi ama sohbet etmekte çekingen davranıyordu ne de olsa manastır bahçesindeydik ve kim olduğumu bilmiyordu. Bu arkadaşın yardımı ile Rahibelerden birini bulduk. Rahibelere kalogria gibi bir şey diyorlar. Ferace ile geziyorlar başlarında da siyah bir başörtüsü var. Oldukça düşük ses tonuyla konuşan rahibe hanımla kısa süre lafladık bize elleriyle (Bize göre Türk onlara göre Yunan aslında aynı şey ) kahve yaptı, çikolata ikram etti.
Fotoğrafını çekmek istediğimde ise günah olduğunu söyledi

Burdaki işimizi bitirdikten sonra ver elini Dedeağaç, saat 13:40 gibi Dedeağaç’a ulaştık ve saat 14:00’te de limanda Kozlukebir köyünden gelen arkadaşlarımla buluştum.

 
     
 
 
 
 
 
 
Car Accident Lawyer
Car Accident Lawyer Counter

iletişim: edekoy@gmail.com