ANASAYFA
EDEKÖY TARİHİ
SOSYAL HAYAT
EDEKÖY KARELER
ATATÜRK
ANILAR
YAZIN
HABERLER
DÜNDEN
MERİÇ
KÜLTÜR
  İDARİ
  SOFULU
  KOMŞU KÖYLER
  VİDEO
  LİNK
  KÖY HAKKINDA

     
 

Son yıllarda yapmak istediğim Batı Trakya gezisini 19.07.2008 tarihinde gerçekleştirebildim.
Bu gezinin şartlarının oluşması için bir çok etmenin birleşmesi gerekti. Aslında basit bir olay ama nedense biz Türkler bazı şeyleri gözümüzde büyütürüz, belki de bunu seviyoruz.

1984’ ün 24 Ocak’ında  kaybettiğim ninemin köyünü görmek her mübadil,veya savaş kaçkını torunu için önemli olduğu gibi benim içinde önemliydi. Hani klasik bir iddia vardır ki tartışılması bile abestir “Çok gezen mi bilir çok okuyan mı”  2001-2002 yıllarından beri Batı Trakya ve Balkanlar üzerine çok şey okudum o coğrafyalardan birçok arkadaş edindim.Geçmişe bakarak kim kimdir, ne nedir, ne nerededir gibi soruların cevabını verecek seviyeye geldikten sonra benim için hala sanal olan kalmış olan Batıtrakya ve Karasu ötesine ziyaret farklı bir anlam taşıyordu.

 
 

İpsala’dan Batıtrakya’ya girmenin beni çok heyecanlandıracağını düşünürdüm. Meriç köprüsünü geçmek,Türk askerini görmek, yanında Yunan askerini görmek kırmızının maviye dönmesini görmek, Türkçe harfler yerine Yunanca harflerin geçmesi…

Evet hepsi böyle oldu ama bende olmayan tek şey heyecan, Tunca köprüsünden geçmek ile İpsala’daki Meriç köprüsünden geçmek arasında bir fark yoktu. Birkaç on metre gittikten sonra Yunanistan gümrük binasına geldik. İpsala Gümrüğünün yanında kulube diye niteleyebileceğimiz çok basit bir tesis ile karşılaştım. Yunan memurun işlemleri çabucak halletmesi ile karşı tarafta beni bekleyen Rum arkadaşımla buluştuk ve elbette bunu sütlü bir  Frappe ile kutladık. Ardından Dedeağaç’a doğru yola çıktık. Egnatia dedikleri otobandan şehre varmamız fazla zaman almadı. Yıllardır hayalini kurduğum ve birkaç sahil,liman fotoğrafı dışında kendisine ait bir şey görmediğim Dedeağaç’ı alalale bir yazlıkçı sitesi gibi bulmak çok şaşırttı. Sanki Erikli’ye gelmiştim aradaki tek fark ortalıkta dolaşan Rumlar ve hakim dil Rumca.
Dedeağaç’ta evinde konuk olduğum Rum ailenin hanımı Fatma ninemin köyüne yerleşmiş olan Malkara’lı bir Rum yerleşimcinin kızıydı.Tesadüflerin en güzeli olsa gerek orada bulunduğum  ilk gecemde Yelkenci’de (Lyra) dayanışma kutlaması vardı. Saat 20:30 gibi Yelkenci’ye vardığımızda köy kahvesine gittik, orada oturan Rum dedeler ile sohbet ettik ardından Pantelis ve kayınpederi Kostas amca ile kendimizi Yelkenci sokaklarına attık.

 
 

Kostas amca 76 yaşında olmasına karşın delikanlı enerjisi ile köyde ne kadar kuyu varsa ne kadar dere varsa hepsini tek tek gösterdi, eski evler nerelerdeydiler, Müslüman mezarlığı neredeydi…
Köyde 3-4 tane kuyu bulabildik ama mezarlık veya eski evlerden ise eser yoktu ki 1912’den 2008 ‘e kalması da mucize olurdu.

Yelkenci beklediğimden çok farklı çıktı. Coğrafi konum olarak tam isabet ama gel gelelim bakımsız sokaklar, terk edilmiş rum evleri,yaprak içindeki meydan ve park çok eski model traktörler ile yarı terk edilmiş gibiydi. Bana söylediklerine göre köyde 106 kişi yaşıyordu ve yaş ortalaması 65 üzeriydi. Yelkenci (Lyra) gençleri çalışmak için Dedeağaç ve Selanik olmak üzere farklı kentlere göç etmiş köyün semtine bile uğrayan yoktu.

Aynı gece saat 21:00 gibiYelkenci’den ayrılarak Çömlekçi’ye gittik. Çömlekçi köyü Dedeağaç Sofulu karayolu üzerinde Sofulu’ya gelmezden yaklaşık 10 km geride Adasarhanlı köyünün tam karşısında bir köydü.

 Anayoldan Çömlekçi’ye saptığımızda Adasarhanlı,Küplü ve Subaşı ışıkları çok net gözüküyordu.  Evleri bildiğimiz betonarme beyaz boyalı 3-4 odalı klasik köy eviydi. Avlusu beton ile kaplanmış sadece birkaç m2  biber domates ekmeye yer bırakmışlar.
Rum ailelerin birbirlerine yaptıkları misafirliklerini gözlemlemek için harika bir fırsattı. Bizde olduğu gibi ikram teklifleri, hal hatır sorma zinciri…

Çömlekçi’de ziyareti kısa kesip tekrar Yelkenci’ye döndük. Köye geldiğimizde kilise yanındaki büyük bahçede önceden dizilmiş olan plastik masa ve sandalyelerin dolduğunu gördüm. Ortada Arnavut folklör kıyafetleri ile dans eden 6 veya 8 kadın vardı ama maalesef gösterinin sonuna yetişebildim. Gösteri bitiminde kadınları tebrik etmek için yanlarına gittiğimde tıpkı kahvedeki ihtiyarların samimiyeti gibi çok candan karşılandım. Yelkenci’nin eski köyüm olduğunu ve ninemin 32 yaşında savaş nedeniyle köyü terk etmek zorunda kaldığını söylediğimde önce çok şaşırdılar ama “Baştaki büyükler yapıyor valla biz halklar hep kardeşiz” diye bilenen sözleri birlikte teyit ettik. O gece dans edenlerden güzel bir video arşivi yaptım ve gece 23:30 gibi Dedeağaç’a doğru yola çıktık.

2.Gün

Bugün Pazar ve eğer Yunanistan’da iseniz ne yapmalısınız? Benim gibi biraz manyaksanız elbette Kiliseye koşacaksınız.
Evlerinde konuk olduğum Rum aile oldukça muhafazakar olduğu için sabah kesinlikle Kiliseye gidecekler ve hatta en ön sıralara oturacaklar diye düşünüyordum.. Sabah saat 08:15 gibi evden çıktık ve hep birlikte kiliseye gittik. Kilise kentin en büyük kilisesi ama tamamen betondan yapılmış haçsal mimarinin tipik bir temsilcisiydi.
Kilise içinde en fazla 10 dakika kalabildim ki benim gibi ibadet özürlü bir Müslümanın kalabileceği en uzun süre ancak bu kadar olmalı, zaten papazlarda gençti ve “Kirie Leison” diye tekbir de getirmiyorlardı ayrıca tütsüleri bile yoktu ki oturup izleyeyim.

Kilisenin ilk girişine çıktım mum yakan Ortodoksları izlemeye başladım. Gelen cemaat para kutusuna dilediği miktarda para atıyor ve masadan mum alıp için kum havuzuna mum dikiyordu. Orada görevli olan bayan ise mumlar 2-3 dakika yandıktan sonra onları alıp suda söndürüp çuvala dolduruyordu. Sabah saat 09:00 gibi çuvalın biri doldu ve ikinciye geçti

Kilise dışına çıktığımda ise kapıda yere oturmuş bir esmer bayan gördüm. Elbette bizimkilerden başkası değildi. Hemen Türkçe “Merhaba abla nasılsın bu Rumlar sana para veriyor mu?” diye lafa girdim. “Aman yok vermiyorlar beya kaldık boralarda ac neyapacaaz bilmem” Abla nerden geldin böyle de aç kalacaksın burada dedim. “Bulgariadan geldim beyauuu” cevabıyla 1 günde özlediğim Trakya ağzının tadını çıkarmaya başlamıştım. Kadına adını sorduğumda hangisini söyleyeyim dedi. Haydaaa yahu hala mı iki isim sen Türk ve Müslüman değil misin diye sordum “ e öyle ama gavur bize kendinden de isim verdi benim adım Elif, gavur adım ise ……. dedi. (Bulgar ismini hatırlayamadım pek bilindik bir şey değildi)
Bak Elif abla para istersen Rumca güzel bir şeyler söyle ki sana para versinler böyle olmaz dedim ama nafile  “kiries kai kiri” (baylar ve bayanlardan) başka Rumca kelime bilmiyordu o da para etmiyordu.İşine yaramayacağını bildiğim halde ona 25 Kuruş para verdim ve paranın ona şans getirmesini dileyerek yanından ayrıldım.

Arkadaşlarım kiliseden çıktıktan sonra eve gittik biraz dinlendik ve Bıdıklı’ya (Ticheroi) vaftiz törenine gittik.

İlk defa vaftiz izleyeceğim için en ufak ayrıntı bile benim için önemliydi güzel  birkaç fotoğraf ve video aldım. Vaftiz töreni bitiminde bebeğin ailesi tarafından bir kafeteryada verilen "vaftiz yemeği" davetine katıldık. Domuz sorunu ile ilk defa orda karşılaştım, aslında sorunda sayılmaz ama Rum arkadaşlar garsona sipariş verirken benim için dana veya tavuk getirmesini, Müslüman olduğumu falan söylediler. Insan ne de olsa farklılık hissediyor.

Yemek faslını güzelce kapadıktan sonra Bıdıklı’da gölete gittik ve dondurma yedik. Sanırım aynı günde bu kadar  çok kilise ve papaz bana fazla gelmişti, artık en son istediğim şey onlardan birini görmekti. Bıdıklı sonrası Dedeağaç’a döndük biraz mola ve başka bir aile ziyareti.

Ziyarete giderken çikolatalı pasta vs alınmıştı. Ziyaretine gittiğimiz aile bizi kapıda karşıladığında Rum arkadaşlarım ev sahibi adama “Kali hronia” diyordu bende “Kali Hronia” diyerek içeri girdim,balkona oturduk kısa bir sohbetten sonra bunun normal bir doğum günü olmadığını öğrendim. Doğum gününü kutladığımızı sandığım kişinin adı “Elias” ve bu arkadaş Hz İlyas’ın öldüğü zamanlarda doğmuş ve "isim günü" gibi bir şey yapıyorlardı. Orda yaklaşık 1 saat kaldık ve telefonu susmadı. Tebrikler, sağlık ve mutluluk dilemeler….. adamın gerçek doğum günü olsa neyse sadece adaşı peygaberin öldüğü ayda doğmuş. Bunun da din merkezli bir olay olduğunu öğrendiğimde tövbe tövbe demekten kendimi alamadım. Bu kadar da din merkezli bir hayat….

Dedeağaç sahili, Daha önce Dedeağaç için ne söylediysem hepsini geri alıyorum. Meğer biz kentin girişine yakın bir yerdeymişiz. Doğum günü kutlamasından sonra sahile ve fuar alanına inince asıl kenti gördüm.
Kent gerçektende güzel ama eskiye dair en ufak iz yok. 4-5 katlı yeni inşa edilmiş büyük binalar vs. Kent sanki İskender tarafından değil de Karamanlis tarafından kurulmuş gibiydi. Geçmişe dair ne varsa silinmiş gibiydi, belkide ışıklar gözümü almıştı:)

3.Gün Sofulu,Karapınar Manastırı: Sabah kahvaltıdan sonra Sofulu’ya doğru yola çıktık.
20 dakika sonra Çömlekçi, Vakıf (Okuf) Karapınar köyleri istikametinden Sofulu’ya girdik.
Sofulu, çocukluğumuzdan beri her Edeköylünün merak ettiği yer,eski kasabamız, 1912’de bizlere onulmaz acıları yaşatanların kasabası, bazı Rum dostlarımızın kasabası…

Yıllardır tek bir kare fotoğraf için internetin altını üstüne getirdiğim Sofulu’dayım. Bunca yılın merakına rağmen Uzunköprü’ye Keşan’a gitmekten farklı şey hissetmedim.Aynı heyecansızlık Meriç'i geçerkende vardı. Yoksa bu bir tarihi kabullenemeyiş mi? Statükoyu red mi, bilemiyorum ama asla yabancılık hissetmedim evimde gezer gibiydim!

Arabayı tren yolunun altına park ettik ve Belediyeye gittik. Belediye hemen tren yolunun 1-2 sokak üzerindeydi. Meriç’teki hükümet konağı gibi tipik kenar ilçe kurumu gibiydi. Gelen gidenlerin, çalışanların kılık kıyafetleri davranışları hep aynıydı. Değişik olan dil ve ortalık yerde duran birkaç aziz,azize!  zira komşuda devlet büyükleri fotosu marş vs gibi ayrıntılar yoktu. Kısa bir beklemeden sonra Sofulu Belediye Başkanı Athanasia hanım binaya geldi ve kendisi ile görüşme imkanımız oldu.

Athanasia Kokuli Matematik öğretmeni bir Belediye Başkanı kendisi ile İngilizce konuşmayı tercih ettik ama kısmi sorunlardan dolayı Rumca yardım da aldık. Başkan Hanım ile konuşmamız karşılıklı iyi niyetler ile geçti.

Lakin kendisine yöneltmek istediğim sorular havada kaldı. Karşılıklı tebessüm içinde gerçekleşen sohbetimizde ne sorduysam ya bilmiyorum dedi ya da sustu.

Bu sorulardan bazıları;

"Sofulu’da yapılan ipek festivalini Rodop ve Meriç’in diğer taraflarından davet edilecek konuklar ile zenginleştirmek ve hem 3 halkın kaynaşması hem de Sofulu’ya önemli miktarda para girmesi" konusundaki sorumun yanıtı suskunluk oldu (Soru Rumca sorulmuştu)

  • Sofulu&Meriç veya Edeköy sınır kapısı preojesini ise ilk defa benden duyduğunu söyledi demek ki böyle bir şey yok
  • Sofulu’nun ismi nereden geliyor diye laf olsun diye sorduğumda da bilmediğini ve hatta hiç düşünmediğini söyledi.
  • Tarihte yaşadıkları ve unutamadıkları,haksızlığa uğradıkları bir olay var mı diye sorduğumda da yok böyle bir şey dedi. Türk olmamı dikkate almadan Osmanlı döneminde herhangi bir haksızlığa uğrayıp uğramadıklarını sorduğumda yok öyle bir şey bize kimse haksızlık yapmadı dedi. (Görüşme bitiminde yanımızda bulunan Rum arkadaş aslında var ama seni üzmemek için söylemedi dedi ama ne olduğunu o da söylemedi )

Bu komik dialoglar ile uğraşırken içeri Selanik’te yüksek lisans yapan bir Rum arkadaş geldi akıcı İngilizcesi ve tipik Yunan kompleksinden uzak güzel bir sohbet yaptık. Rum arkadaşın söyledikleri ile daha önce okuduklarım tamamen örtüşüyordu. Sadece Batı Trakya Türk Devleti konusunda ters düştük ki bende sessiz kaldım. Ona göre bu devlet Türk Yunan devletiydi Başkent Gümülcine olmasına rağmen Rum merkezi de Sofulu imiş ve belediye başkanı bunu da duymamış.

Neyse Başkan hanıma sorulacak ve onunla konuşulacak pek birşey kalmamıştı. Kendisini bilmedikleri ile ve suskunluğu ile başbaşa bırakarak Belediyeden çıktık.

Saat 14:00'te Dedeağaç’ta olmamız gerekti ama birkaç kare almadan da Sofulu’dan gidilmezdi. Araba ile Hz.İlyas tepesinin sağ yakasına çıktık birkaç foto ve hemen Karapınar manastırına hareket ettik.

Manastır bizim köyden de görünebiliyor. Bahçesine girdiğimizde belirgin bir düzen,temizlik ve tertip göze çarpıyordu. Papazların bizi karşılayacaklarını sanıyor sürekli sağa sola bakınıyor acaba nereden çıkacaklar diyordum. Hatta dinine bağlı Rum arkadaşımın onların elini öpmesi ve benimde toka yapma sahneleri bile aklıma geliyor,için iin gülüyordum...

Bir çok kapı çaldık ama kimse yoktu:) Bahçede çalışan bir adam gördük ama  Rum arkadaşım nedense ona sormuyordu! çünkü çalışan %99 Türktü! ve Yunanistan’da Türk yoktu! Emri vaki ile yanına gittim ve “Kolay gelsin, nasılsın” dedim “Allah razı olsun iyiyim sen nasılsın” derken biraz sohbet ettik. Kendisi Büyük Derbent köyündendi ama sohbet etmekte çekingen davranıyordu ne de olsa manastır bahçesindeydik ve kim olduğumu bilmiyordu. Bu arkadaşın yardımı ile Rahibelerden birini bulduk. Rahibelere kalogria gibi bir şey diyorlar. Ferace ile geziyorlar başlarında da siyah bir başörtüsü var. Oldukça düşük ses tonuyla konuşan rahibe hanımla kısa süre lafladık bize elleriyle (Bize göre Türk onlara göre Yunan aslında aynı şey ) kahve yaptı, çikolata ikram etti.
Fotoğrafını çekmek istediğimde ise günah olduğunu söyledi

Burdaki işimizi bitirdikten sonra ver elini Dedeağaç, saat 13:40 gibi Dedeağaç’a ulaştık ve saat 14:00’te de limanda Kozlukebir köyünden gelen arkadaşlarımla buluştum.

 
 

Kozlukebir Köyü / Gümülcine : 2 gün rum dostlarla birlikte olduktan sonra Türk arkadaşlarımla 6 yılın hasretini gidermek çok güzeldi. Etrafa baka baka sohbet ederek köye gittik tabi klasik konu sevgili yunanlılar:)
Rumların Egnatia dedikleri otobanın çok virajlı olmasına ve yıllardır bitirilememesine çok şaşırdım.

Kozlukebir’e geldiğimizde artık her şey Türkçe idi. Bu köy yaklaşık bizim köy kadar büyük ve bölgenin göreceli varsıl köylerinden biri. Kozlukebir’de her şey Türk olunca insan Türkiye’ye gelmiş gibi oluyor, ama dükkanların levhaları ve araçların plakaları sizi uyarıyor. Bu köyü çok uzun yıllardır biliyor ve insanlarını da tanıyordum ama yine de bu 3 günlük konukluğumda bana çok şey öğretti.

  • Batı Trakya Müslüman Türklerinin çocukları iyi eğitilmiyor, Okulları süs desek yanılmayız.
  • 15-20 yaşından genç traktör görmedim,göremedim
  • İnsanların ekonomik durumu hiç ama hiç iyi değil
  • Eski varsıl günlerin yarattığı tembel,kibar,haylaz,eğitimsiz,züğürt gençlik hiç de iç açıcı durumda değil.

Batı Trakya Türk köyleri ile Rum köyleri arasında öyle göze batan bir fark görmedim. Zaten bölgede silme rum köyü yok karma köylerde de hangi mahalle Türk hangi Rum diye ayırmak için birkaç pratik yol.

  • İbadethaneler
  • Yüksek kolduvarlı evler (%100 Müslüman)

Karma köylerde Rum ve Türk gömütlükleri arasındaki fark bizleri utandırıyor. Türk mezarlıkları bildik halde, Rumların ise gayet temiz ve her mezar taşının yanında birer plastik çiçek var.

Gümülcine & İskeçe: Kozlukebir ziyaretimi bitirdikten sonra Gümülcine’ye geçtim. Batı Trakyalıların Kasaba diye adlandırdıkları Gümülcine bilindik Türk kasabalarından farksız. Arada Rumlar geziyor o kadar. Kent temiz, sessiz. Kilise ve cami sayısı hemen hemen denk ve maalesef camilerin hepsi eski kiliseler ise belli ki son zamanlarda inşa edilmiş.

Gümülcine'de dikkatimi çeken bir unsur da sebebi Yunan hoşgörüsüzlüğünü olsa gerek ezan'ın inilti şeklinde okunmasıydı. Yunan Devletin dini ihtiyaçlar konusundaki çifte standartını hayatın her alanında çok derinden hissedebilirsiniz. Pazar sabahı kentteki tüm kilise çanları göğü yırtarcasına çınlıyor ama Müslümanların ezanları ise Ortodoksların rahatsız olacağı gerekçesi ile en az desibele indirgenmişti.Bize AB, eşitlik,özgürlük diye söylenenlerin bir bir manasızlaşmasına üzülüyorum...

Gümülcine turunu kısa tuttum ve kenti hafızaya aldıktan sonra otobüsle İskeçe’ye geçtim.
İskeçe, Gümülcine’ye göre eh biraz daha şehir gibi ama öyle abartılacak bir fazlalığı yok. Asıl fark İskeçe ve Gümülcine Türkleri arasında.
Gümülcine’de Türkler daha muhafazakar giyiniyorlar ve kim Rum kim Türk kolayca ayırt ediliyor.
İskeçe’ye indiğim ilk saatlerde Burada Türk kalmamış mı yahu demekten kendimi alamadım. Fereceli veya mantolu bayan sayısı çok azdı. İlerleyen saatlerde yanımdan geçen insanların konuşmalarına kulak verdiğimde anladım ki İskeçeliler giyim kuşamda bizim 40 yaş altı gibiler ve kentte çok sayıda Türk var.

Kentin kuzeyinde Rodop yamaçlarındaki Türk Mahallelerine çıktım,insanlarla sohbet ettim. Hepsi sımsıcaktı. İskeçe Türk Birliği ve İskeçe’nin gerçek Müftülüğünün yerlerini tespit ettikten sonra  bugünlük gezime sabah devam etmek üzere son verdim ki daha fazla adım atacak halim kalmamıştı.
Sabah güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra İskeçe Türk Birliğinde kahve içip ardından Müftülüğü ziyaret etmek için hotelden ayrıldım. İTB’ne geldiğimde insanlarda bir telaş vardı. 24 Temmuz’da Dr Sadık Ahmet’i anma gününe gelen Türkiye Milletvekillerinden yaklaşık 15 tanesinin İTB’ni ziyaret edeceğini öğrendim. Ortamı görmek için bulunmaz fırsattı. İskeçe’li bir arkadaşla kısa bir sohbet sonrası heyet geldi karşılama vs derken program İTB Başkanı Ozan beyin açılış konuşmasını yapmasıyla başladı. Milletvekillerinden bazıları kısa konuşmalar yaparak Batıtrakya konusundaki hassasiyetleri dile getirdiler. Bende söz alarak, gezim esnasında sohbet ettiğim Batıtrakyalı çocuklarımızın eğitim,öğretiminin içler acısı durumu ve Yunan Devletinin zorunlu eğitim konusunda çocuklarımıza uyguladığı çifte standardı dile getirme imkanı buldum.
Toplantı bitiminde İTB den ayrılarak Kavala’ya geçtim.

Kavala: Kavala’da yaklaşık 3-4 saat kadar kaldım. Biraz fotoğraf çektim İskeçe’li arkadaşımla sahilde frappe içip sohbet ettik ve fazla geçe kalmadan Selanik’e hareket ettim.
 

Kavala’da beni çeken özel bir şey olmadı. Tipik bir tatil kenti ayrıca birkaç tarihi yapı vs. Aradıklarım asla Kavala’da olamazdı.

Kavala'da olan çok şeyi dünyanın farklı kentlerinde de görebilir,yaşayabilirsiniz. Bende gördüm gezdim ayrıldım.

Selanik : Selanik’e ilk girişte tıpkı İzmir gibi hayal kırıklığına uğradım.İzmir’e ilk giriş de insanı kahrediyor.Uzaklarda bakımsız gece konular, devasa çimento fabrikasının yarattığı kirlilik ve düzensiz çevre. Bunların benzerlerini Selanik girişinde de gördüm.

Selanik Terminaline indiğimde Kamara’ya ulaşabilmek için hangi otobüse binmem gerektiği konusunda da yine dil savaşı verdim.Zaten bu dil sorunu Yunanistan'a adım attığımdan beri yakamı bırakmadı. Güç bela anlaştıktan sonra “Etniki Amena” durağında indim ve sabah gezeceğim yerlerin konumlarını sabitledim.

Selanik’i gece serinliğinde gezmek çok güzeldi. Burada da Rumlar kendilerini sokaklara atmıştı. Kafeteryalar, eğlence yerleri insanlarla doluydu. Yunanlıların yaşama zevkine bir kez daha hayran oldum.
Sabah kahvaltıdan sonra Atatürk’ün evine gittim.Atatürk’ün evi Konsolosluğumuzla aynı bahçe içindeydi. Görevliye pasaportumu verdim ve bahçeye geçtim. Dar bir koridordan geçince evi karşımda görmek çok etkileyiciydi. Hayatımın hiçbir döneminde böyle sarsıcı bir şey yaşadığımı hatırlamıyorum. Evin temiz, bakımlı bir bahçesi var ve elbette ünlü nar ağacı…

Kısa bir beklemeden sonra rehberlik hizmeti veren arkadaş ile Atatürk’ün evine girdik. Ev bilindiği gibi 3 katlı alt katı dükkan veya ambar olarak kullanılmış. (Türk yetkililerde bundan emin değil) Evi gördüğüm an ve rehberi beklerken hissettiğim o duygu yoğunluğu evin içine gidince kayboldu, herhangi bir müze gezer gibi gezdim.

Evin eşyalarının bir çoğu sonradan getirilmiş bir kısmı Zübeyde Hanım’ın İzmir Karşıyaka’da kullandığı eşyalardı. Evde gezdikten sonra tekrar dışarı çıkıp bahçede bekleyen diğer Türk grupları ile konuştum. Bireysel gezen gruplar  Konsolosluğu bulmak için Yunanlılardan yardım alamadıklarından şikayet ediyordu . Bazıları yok burada öyle bir şey demiş bazıları ise susma hakkını kullanmış. Bu arkadaşlarda Yunanlılarla ne İngilizce ne de Almanca iletişim kuramadıklarını söylediler. Ya bizlerin şansı yoktu ya da Rumlar yabancı dil konusunda biz Türkler gibi tembeldi. Tüm bunlardan sonra, Google earth ile çalışmam sayesinde sevgili Yunan kardeşlerimize sormadan evi bulmanın mutluluğunu hissettim:)

Konsolosluk sonrası Hotelden çıkış işlemlerimi yaptım ve o an aklıma gelen Ermeni soykırım lakırtısının malum anıtı geldi. Resepsiyondan konu ile ilgili bilgi almak istedim ama sanırım yine imkansızı denedim. Bir Yunanla İngilizce veya Almanca dialoga girmeyi denedim. Beni anlıyormuş gibi kafasını sallıyordu bende gazı almış vaziyette  Yunanistan’ın Epir’de yaptıkları ile 15 senesinde Türk devletinin yaptığının aynı şey olduğunu falan söylüyordum. Cevap beklediğimi anlayan Yunanlı rezepsiyonist  anlamıyorum ve iyi İngilizce bilmiyorum( den katalaveno, ego den milayi orea Anglika) dedi.
Fakat resepsiyonist arkadaş şehir haritası üzerinde Ermeni mezarlığını gösterdi. Mezarlık  Konsolosluğun yanındaydı  gazetelerde okuduğuma göre de bu anıt Türk konsolosluğu yakınlarında olmalıydı. O yolu tekrar teptim ama mezarlıktan başka bir şey yoktu. Mezarlık bekçisi Ermeni asıllı Dimitri efendi ile de ne yapsam anlaşamadım. Kısmen Yunanca ile konuştuğumuzda selanikte böyle bir heykel-anıt olmadığını söyledi.

Oradan ayrılarak ,kilise,cami,kilise,müze evet kullanım sırası tamamen böyle olan Ragata'yı ziyaret ettim.Bizans döneminde inşa edilmiş olan yapının giderek daralan silindir mimarisi var.
Selanik’te kalan en önemli Türk eserlerinden biri de Beyaz Kule.Rumlar onu “Lefkopirgo” diye isimlendiriyorlar.Ragata’dan Beyaz Kule’ye indim.
Selanik bir AB şehrinden uzaktı. Özellikle Dedeağaç ve İskeçe’de gördüğüm apartman altı benzin istasyonlarını burada da gördüm. Güvenlik gibi kaygıları olmasa gerek :)

Drama: Drama’ya gitme fikri sonradan oluştu aslında planlarımda Atina vardı. Yoğun geçen gezi gündemi Atina’yı göze almama en büyük engeldi. Atatürk evinde tanıştığım arkadaşlar Akropolis’te tadilat olduğunu heryerin karmakarışık ve çekilmez olduğunu söylediklerinde Atina’yı iptal etme kararımı kesinleştirdim. Sanırım bana da bahane gerekti:)

Drama gezisi hem çok güzeldi hemde ulaşım açısından AB yıldızlarına yıldız katıyordu :))

Eğer tanımadığınız bir coğrafyada iseniz ve makyajdan öte gerçeği merak ediyorsanız kesinlikle tren yolculuğunu tercih etmelisiniz. Tren güzergahı ile otoyol güzergahının farklı olması ve trenlerin köylerden tarlalıklardan geçmesi, gezilen coğrafya hakkında daha sağlam bilgi edinmenize imkan verir. Ama bu işi Yunanistan’da yapacaksanız 7-8 defa düşünün derim.

AB üyesi ya bende etikete bakarak treni tercih ettim.
Selanik tren istasyonuna gidince komedi başladı. Gayet rahat bilet gişesine gittim ve Drama için bir bilet istedim. Kadın ısrarla “bus,bus” diyor anlam veremedim. Selanikte iki tane tren istasyonu mu var yoksa buradan Drama tarafına tren yok mu dedim ama nafile o hala “bus,bus” diyor. Information office’e gittim durumu anlattım bilgi istedim. Ordaki bayan da bozuk Almancası ile “neden bileti almadın” dedi. Sanki bilet satan var da ben almadım! Yapılacak şey tekrar bilet satış yerine dönmek ve başka bir görevliden bilet istemek. Neyse bileti aldım bu kadın olayı biraz ifade edebildi. “Thessaloniki,bus.Bus stop kilkis. Kilkis train Drama” Fabrika servisi kalitesindeki otobüsle, Kilkis civarına kadar gittik daha sonra tren ile Drama’ya ulaştım.

Drama sessiz sakin gayet temiz bir kent. Benim için Kavala’dan daha çekici geldi. Mütevazi insanları ile huzur dolu bir liman gibiydi. Ama her mahallenin delisi olur da Drama’nın olmaz mı :))

Gece parkta heykellerin fotolarını çekiyor yazıtları okumaya çabalıyordum. Tutuklu çocuklar tasvir eden heykelin önüne geldiğimde Yunanca “Psimi pedia Elefteria” yazıyordu. Psimi kelimesini bilmediğim için bir mana çıkartamadım etraftaki 13-14 yaşındaki çocuklara sordum. Derken babaları yanımıza geldi ve bu çocukların 17 Kasım 1973’te Dramayı basan Türk askerleri tarafından katledildiğini söyledi. Gülesim geldi ama adamı biraz konuşturmak için ciddi ciddi üzülmüş gibi yaptım.Türkiye’ye gidip gitmediğini onlar hakkında ne düşündüğünü sorduğumda hakaretler ardı ardıya geldi. Bu arkadaş bu küfürleri ederken beni Hırvat ve adımın Sacha olduğunu sanıyordu. Yoksa bu denli saçmalaması mümkün olmazdı.
Deliyi orda bıraktıktan sonra biraz daha gezdim bir şeyler yedikten sonra Sabah Gümülcine’de olmak için dinlenmeye çekildim.

Gümülcine’de birkaç dostla görüştükten sonra Türkiye’ye dönme kararı verdim.

Yunanistan gezisi bende bir çok fikrin değişmesine sebep oldu. Yunan halkının Türkler konusunda olumsuz fikirlere sahip olduğunu biliyordum ama bu gerçeğin bu kadar derin olduğunu tahmin etmemiştim.

Konuk olduğum yerlerde dahi Türk Öğretmen olduğumu öğrendiklerinde bir daha benimle konuşmadılar. Gümülcine’de Metro otobüsünün yazıhanesinin ne zaman açılacağını sorduğum Yunan kahvesinde kimse yanıt vermedi.
Yunan arkadaşlarımın dahi, Yunan Devletinin azınlık politikasını gözümün içine baka baka, yalan ata ata savunmasına şahit oldum.Batıtrakya Türklerini Müslüman Yunan olarak tanıtıyorlar ama gerçeği hepimiz biliyorduk.

Yunanistan’a giderseniz ki tavsiye ederim, kendi arabanızla gidin, tsipuro için ve bağnaz yunanlıları asla dikkate almadan tatilin tadını çıkarın...

.

 
 

 

 
 
 
 
 
 
 
Car Accident Lawyer
Car Accident Lawyer Counter

iletişim: edekoy@gmail.com